Erkek muhabbetlerinde her zaman yazılı olmayan kurallar vardır. En büyük, en delinmez kural da bellidir: Arkadaşının kız kardeşine asla o gözle bakmazsın. Defne’yi yıllardır tanıyordum. Can dostum, kardeşim dediğim adamın küçük kız kardeşiydi. Ama o küçük kız büyümüş, 18’ine basmış ve son zamanlarda bana bakarken gözlerindeki o çocuksu hayranlık yerini çok daha tehlikeli, çok daha davetkar bir kadına bırakmaya başlamıştı. Ben 22 yaşındaydım, kanım deli akıyordu ve onun o dolgun dudaklarını, mini eteklerinin altından parıldayan bacaklarını fark etmemek için kör olmam gerekirdi. Yine de kendimi tutuyordum. En azından o güne kadar.
Hafta içi bir öğleden sonraydı. Bizimkiyle dışarı çıkacaktık, arabayla kapının önüne gelip kornaya bastım ama telefon edip “Kanka iki dakika yukarı gelsene, cüzdanı arıyorum” deyince mecbur arabadan indim. Apartman dairesinin zilini çaldığımda kapıyı o açtı. Üzerinde ev haliyle giyilmiş, kalçalarını zar zor örten mini bir şort ve askılı bir bluz vardı. Göğüs uçlarının sütyensiz kumaşın altından belli belirsiz dikleştiğini gördüğümde yutkundum.
“Ooo, Berk abi? Hoş geldin,” dedi, gözlerinin içi parlayarak. “Hoş bulduk Defne. Abin yukarda mı?” dedim, gözlerimi vücudundan çekmeye çalışarak. “Yukarda, cüzdan telaşında yine. Geçsene içeri, ayakta kalma.”
İçeri geçip salondaki koltuğa oturdum. Defne de tam karşımdaki tekli koltuğa, bacak bacak üstüne atarak yerleşti. O bacak bacak üstüne atışla şortu iyice yukarı sıyrılmış, bembeyaz ve pürüzsüz uylukları tamamen gözlerimin önüne serilmişti. Sohbet etmeye başladık ama gözleri sürekli dudaklarımda ve omuzlarımda geziniyordu. “Seni de bayadır göremiyoruz abi, özlettin valla,” derken sesindeki o flörtöz tonu yakalamamak imkansızdı. Neyse ki abisi salona daldı da o gerilim o anlık bölündü.
Akşam tam anlamıyla bitip bizimkini eve bıraktığımda hava kararmıştı. Onu apartman kapısında indirirken, Defne’nin de marketten dönmüş, apartman girişinde durduğunu gördüm. Elindeki poşetle kapıda dikilmiş, doğrudan bana bakıyordu. Abisi önden içeri girerken arabanın açık camından ona doğru baktım. Göz göze geldik. Dudaklarını hafifçe ısırdı, alt dudağını parmağıyla düzeltti ve bana çok manidar bir gülücük atıp içeri girdi. Eve dönerken direksiyondaki ellerim terlemişti.
Gece yarısı saat 01:30 sularında yatakta tavanı seyrederken telefonum titredi. Ekrandaki isim kalbimin hızlanmasına yetti: Defne.
Defne: Nasılsın Abi? Berk: İyidir canım, yatmaya hazırlanıyordum. Sen? Defne: İyi abii… Şey dicem ya, yarın hiç okula gidesim yok. Bizimkilere de hayatta söyleyemem, keserler beni dksjdks Berk: Eee yani? Ben ne yapabilirim bu durumda kardeşim? 🙂 Defne: Beni sabah alsan? Okula gidiyormuş gibi çıksam evden, beni yakın bir yerden alsan. Eğer işin yoksa tabii… Seninle gezsek, baş başa takılsak olmaz mı?
Parmaklarım klavyenin üzerinde duraksadı. Bu çok tehlikeli bir oyundu ama içimdeki o arzu çoktan mantığımı gömmüştü. Yine de biraz ağırdan satmam gerekiyordu.
Berk: Yok, olmaz öyle şey. Saçmalama Defne, okuluna git sen. Defne: Yaa abii… Olur olur ne olacak sanki, kim duyacak? Çok sıkıldım zaten her şeyden. Kırma beni lütfen… Hem fena mı olur baş başa kalırız? 😉 Berk: Tamam, sabah 08:15’te okulun iki sokak arkasındaki pastanenin önünde ol. Alırım seni. Defne: Yaşasın! Harikasın abi, iyi geceler…
Sabah dediğim saatte pastanenin önüne yanaştım. Çok geçmeden ara sokaktan belirdi. Üzerinde okul forması olarak giydiği o pileli, ekoseli mini etek ve üzerine tam oturan beyaz bir gömlek vardı. Arabaya biner binmez etrafa yayılan o şekerli, kadınsı parfüm kokusu arabayı sardı.
“Günaydın abi,” dedi, eğilip yanağımdan öperken. Dudakları tenime değdiğinde içim ürperdi. “Günaydın. Bak başımıza iş açmayalım?” dedim arabayı hareket ettirirken. “Açmayız merak etme, abim hayatta uyanamaz bu saatte,” diyerek kıkırdadı.
Önce sahil kenarında sakin bir yerde kahvaltı yaptık. Ama onun gözleri sürekli üzerimdeydi. Gömleğinin üstten iki düğmesini açmıştı ve eğildikçe o dik, diri göğüslerinin çatalı tamamen meydana çıkıyordu. Kahvaltıdan sonra ne yapacağımızı düşünürken, “Hava biraz serin gibi, gel bir alışveriş merkezine gidelim, hem dolanırız hem bir şeyler içeriz” dedim.
Büyük bir AVM’nin en alt katındaki, tenha ve loş otoparkına girdik. Arabayı tenha bir köşeye, kolon arkasına park ettim. Emniyet kemerimi çözüp tam kapıyı açacakken Defne elimi tuttu.
“Abi dur… Hemen inmeyelim. Biraz arabada sohbet edelim, çok özlemişim seninle yalnız kalmayı,” dedi. Ses tonu tamamen değişmişti; artık o küçük kız çocuğu gibi değil, tamamen beni arzulayan bir kadın gibi konuşuyordu.
“Eee, anlatsın bakalım Defne hanım, neymiş dertleri?” diyerek ona doğru döndüm.
Defne cevap vermek yerine gözlerimin içine baka baka elini uzattı, vitesin üzerindeki sağ elimi kavradı. Sonra o elimi yavaşça kendi bacağına doğru indirdi. Pileli eteğinin bittiği yere, o ten rengi ince çorabının bittiği, çıplak uyluğunun başladığı o sıcak, yumuşak yere koydu elimi. Elimi onun teninde hissetmek beynime sıçrayan bir elektrik dalgası gibiydi.
Hafifçe geri çekilmeye çalışarak, “Defne… Napıyorsun sen? Saçmalama,” dedim ama sesimdeki kararsızlığı o da fark etmişti.
“Ya abi… Kimsecikler yok işte burada. Abim de duymaz, bilmez,” dedi. Ses fısıltıya dönüşmüştü. Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı, gözleri dudaklarıma kilitlenmişti. Elimi tekrar tuttu ve bu sefer çok daha kararlı bir şekilde eteğinin altına, bacaklarının tam arasına doğru bastırdı. “Güzel değil miyim Berk? Gitmek istemiyorum okula falan… Takılalım işte.”
Bu sözler son direncimi de kırdı. “Çok güzelsin amına koyayım…” diye mırıldandım.
Defne daha fazla beklemeden öne doğru atıldı ve dudaklarıma yapıştı. O an otoparkın loşluğunda, arabanın içinde zaman durdu. Dudakları sıcacıktı, dilini hemen ağzımın içine itti. Vahşi, aç bir şekilde öpüşmeye başladık. Dudaklarımız birbirini sömürürken, eteğinin altındaki elim artık tamamen kontrolden çıkmıştı. İnce çorabının üzerinden bacaklarını sıkarak yukarı, külotunun olduğu yere doğru ilerledim.
Eteğini tamamen beline kadar sıyırdım. Altında beyaz, dantelli ince bir külot vardı ve daha şimdiden sırılsıklam olmuştu, kumaş tenine yapışmıştı. Elimi o ıslaklığın üzerine koyup parmaklarımla amının o şişkin dudaklarını külotun üzerinden okşamaya başladım. Defne ağzımın içine doğru derin bir inleme bıraktı, kalçasını parmaklarıma doğru bastırarak yukarı kaldırdı.
“Ah… Berk… Çok iyisin…” diye inildedi dudaklarımın arasında.
Daha fazla dayanamadım, parmaklarımı külotunun kenarından içeri, o çıplak, sıcacık ve sırılsıklam etin içine daldırdım. Amı adeta alev alev yanıyordu, klitorisi şişmiş ve zonkluyordu. Orta parmağımı o ıslak yarıkta yukarı aşağı sürtmeye, klitorisini dilimle oynar gibi parmağımla ezmeye başladım. Defne’nin başı arkaya doğru düştü, gözleri hafifçe kapandı, nefes alışverişleri arabayı dolduran tek ses haline geldi. Hafif hafif, kesik kesik inliyordu ve o ses beni tamamen çileden çıkarıyordu. Yaklaşık 5-10 dakika boyunca arabanın ön koltuğunda dudaklarımız kopmadan, dillerimiz birbirine dolanarak, ellerim onun o daracık, ıslak amını hoyratça okşayarak seviştik. Kürküne dokundukça daha da ıslanıyor, parmaklarımın arasında kayıyordu.
Ama burası basık ve her an birinin geçebileceği bir otoparktı. “Burada rahat edemeyiz,” dedim nefes nefese. Dudaklarımı onunkilerden ayırdım.
Defne’nin gözleri şehvetten dumanlanmıştı. “Götür beni… İstediğin yere götür abi,” dedi. Artık “abi” kelimesi bir akrabalık bağı değil, aramızdaki o yasak hazzı körükleyen kirli bir fantezi kelimesine dönüşmüştü.
Arabayı hemen çalıştırdım. AVM’den çıkıp, şehrin biraz dışındaki, ağaçlık ve kimsenin uğramadığı kör bir tali yola sürdüm. Arabayı durdurur durdurmaz kontağı kapattım. Doğrudan arka koltuğa geçtim. Defne de hiç vakit kaybetmeden eteğini tamamen yukarı sıyırıp, külotunu bacaklarından sıyırarak ön koltuktan arkaya, kucağıma doğru tırmandı.
Yüz yüze gelecek şekilde kucağıma oturdu. Çıplak, ıslak kalçaları kot pantolonumun üzerindeki sertliğe baskı yapıyordu. Tekrar öpüşmeye başladık. O buralarda çok daha rahattı. Elleri hemen kemerime gitti, düğmemi çözdü ve fermuarımı aşağı indirdi. Boxerımın içinden artık tamamen taş gibi olmuş, zonklayan aletimi kavradı. Elinin o küçük, yumuşak ayasıyla sikimi kökünden ucuna kadar sıvazlamaya başladı. Ben de ellerimi onun o yuvarlak, pürüzsüz kalçalarına indirdim. Parmaklarımı o dolgun etlerin arasına geçirip kalçasını iyice kendime doğru çektim. Benim elim onun ıslak amında, onun eli benim sertleşmiş sikimde; ikimiz de azgınlıktan kudurmuş durumdaydık.
“Berk… Dayanamıyorum artık, gir içime,” diye fısıldadı kulağıma doğru, nefesi boynumu yakıyordu.
Onu kucağımdan hafifçe yana kaydırdım ve koltuğa yüzüstü, arkası bana dönük olacak şekilde uzandırdım. O pileli okul eteği beline kadar açılmıştı, o pürüzsüz bembeyaz kalçaları ve tamamen ıslanmış olan amı arkadan bütün ihtişamıyla bana bakıyordu. İki elimle kalçalarını kavradım, parmaklarımla o dolgun etlerin arasını iyice açtım. Sikimi onun o daracık, ıslak yarıklarının arasına yerleştirdim.
Kafamı eğip sırtını, boynunu öperken, sikimin o ıslak, pembe başını amının dudaklarına yavaşça sürttüm. Defne kalçasını arkaya doğru iterek aletimi tamamen içine almak istiyordu. Kendimi daha fazla tutamadım, kalçalarından sıkıca kavrayarak yavaşça ama kararlı bir şekilde içindeki o sıcaklığa doğru gömüldüm.
“Ahhh! Berk… Çok büyük…” diye çığlık benzeri bir inleme bıraktı arabanın içine.
Amı sıcacık ve daracıktı, sikimi adeta bir eldiven gibi sıkıca sarıyordu. İçinde yavaş yavaş git-geller yapmaya başladım. Arabanın amortisörleri her hareketimizde gıcırdıyor, etlerimizin birbirine çarpma sesi loş boşlukta yankılanıyordu. Hızlandım. Kalçalarına sert tokatlar atarak, o beyaz tenin kızarmasını izleyerek arkasından pompalamaya başladım. Her darbede Defne ön koltuğun sırtlığına tutunuyor, çıldıra dönmüş bir şekilde inliyordu. “Daha sert… Berk, lütfen daha sert sik beni…” diye yalvarıyordu resmen. O kudurmuş hali beni de tamamen bitiş çizgisine yaklaştırıyordu. İçinde birkaç dakika daha deli gibi gidip geldikten sonra, sıcaklığın tam zirvesine ulaştığımı hissettim. İçine boşalmamak için kendimi son anda geriye çektim ve sikimi o daracık vajinasından hızla çıkardım. Tam arkasına, o bembeyaz, pürüzsüz kalçalarının üzerine yoğun, sıcak döllerimi fışkırttım.
Nefes nefese koltuğa çöktüm. Defne yavaşça doğruldu, arkasına dönüp kalçalarındaki o beyaz sıvılara baktı ve şeytani bir gülümsemeyle bana doğru döndü.
Hâlâ yarı sert duran ve döl bulaşmış olan sikime doğru eğildi. Hiç çekinmeden, o dolgun dudaklarını açarak sikimin ucunu ağzına aldı. Önce o ıslak başını emmeye, dilini etrafında dairesel hareketlerle gezdirmeye başladı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, sikimi derinlemesine ağzının içine alıp çıkarmaya, üzerindeki her damlayı yalayarak temizlemeye başladı. O ıslak dilinin ve sıcak ağzının yarattığı emiş gücüyle bir kez daha kasıldım ve kalan son damlaları da doğrudan onun dilinin üzerine, ağzının içine doğru boşalttım. Hepsini yuttu ve dudaklarını silerek bana doğru gülümsedi.
İşimiz bittiğinde ikimiz de tamamen tükenmiştik. Üstümüzü başımızı toparladık, Defne eteğini düzeltti, saçlarını aynada topladı. Arabayı tekrar çalıştırdım. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki sıradan bir günmüş gibi biraz daha şehirde turlayıp sohbet ettik. Ama ikimiz de biliyorduk ki, artık o eski “abi-kardeş” ilişkisi tamamen geride kalmıştı. Onu okul çıkış saatine yakın bir yerde bıraktım. Arabadan inerken bana attığı o son şehvetli bakış, bunun sadece bir başlangıç olduğunun kanıtıydı.
Merhaba ben İkra , lise 3 öğrencisiyim bir okuldan çıktım yakın erkek arkadasım ile parka gittik baya sohebt muhabbet ettik derken arada cinsel konular açılıyordu gülüp geçiyorduk ama bu sefer farklı gibiydi bazı şeyleri bende yaşamak istiyordum Berkaya biraz yaklaştım kolunu omzuma attı oyle yakın temas biraz daha sohbet derken berkayın diğer eli bacaklarımda gezinmeye başladı hafifçe tuttum bacak arama yerleştirdim altımdaki taytın ustunden hafif hafif okşamaya başladı bu beni aşırı tahrik ediyordu hafif inlemeler çıkıyordu ağzımdan , bende elimi onun pantolunun ustunden okşamaya başladım ama yetmiyordu ikimizide elini tutup toparlanıp parktan kalktık
Biraz gezip bir bina otoparkına girdik yeterince sessiz ve gozukmeyen bir yerdi hemen , berkayın kemeri açıp aleti çıkardım okşadım sıvazladım yere cokup agzıma aldım bir süre emip iyice sertleştir ve tekrar ayağa kalktım , ve berkay belimden sarılıp kendine çekti amımın ustune denk getirip bastırdı sıkını ve yavas yavas başalyıp hızlanarak surtmeye başladı o sırada ben boşaldım ahhh deyip ve taytımı çekip tekrar yere cokup agzıma aldım emerek berkayıda boşalttım hemen toparlanıp çıktık bınadan ve o gun cok guzeldi.
Merhaba tekrar! Ben Esra. 19 yaşındayım ama sizi o unutamadığım 18 yaşımın baharına, lise koridorlarının o hem sıkıcı hem de her an bir şey olacakmış gibi hissettiren atmosferine götürmek istiyorum. İstanbul’un o kaos dolu sabahlarından biriydi ama benim içimde bambaşka bir fırtına kopuyordu.
Her şey Ece ile o sabahki yürüyüşümüzde başladı. Ece benim en yakınım, her şeyi konuştuğum kişi. Ama o sabah konusu biraz… farklıydı.
Ece’den gelen o sabahki WhatsApp mesajı: “Kızım gece bir şey izledim, aklım çıktı! Okula gelirken anlatıcam, sakın geç kalma, acayip merak edeceksin…”
Yolda yan yana yürürken Ece başladı anlatmaya. İzlediği videolardaki o kadınların birbirine olan dokunuşlarını, o estetik ama bir o kadar da sert şehveti öyle bir anlatıyordu ki; sanki o an sadece yolda yürümüyor, başka bir boyuta geçiyorduk. “Esra,” dedi duraksayarak, “Sence de sadece tenin tene değmesi değil mi olay? Neden biz hep erkekleri düşünüyoruz ki?” Bu cümlesi beynimde yankılanıp durdu.
Okul Saatleri: Sessiz Gerilim
Dersler geçmek bilmiyordu. Matematik, edebiyat… Hocalar bir şeyler anlatıyor ama benim gözüm sıranın altından Ece ile bakışmalarımızdaydı. Ece defterinin kenarına küçük notlar yazıp bana uzatıyordu:
-
“Şu an boynundan öpülse ne hissederdin?”
-
“Kızların elleri daha yumuşaktır, değil mi?”
Okuduğum her notta karnıma bir kramp giriyordu. Gençliğin verdiği o saf merak, yerini yavaş yavaş bir arzuya bırakıyordu. Son iki dersin beden eğitimi olması ise kaderin bir oyunuydu sanki.
Soyunma Odası: O Anın Başlangıcı
Voleybolda ilk saat pestilimiz çıkana kadar oynadık. Terden sırılsıklam olmuştuk ama bu ter sadece yorgunluktan değildi; Ece ile her göz göze gelişimizde aramızdaki o elektrik gözle görülür hale gelmişti. İkinci dersin ortasında, “Ben bittim, biraz dinleneceğim,” diyerek soyunma odasına kaçtım. Ece hiç ikiletmeden peşimden geldi.
Oda boştu. Sadece dışarıdaki top sesleri ve uzaktan gelen düdük sesi yankılanıyordu. Lavaboya yöneldim, aynadaki yüzüme baktım. Yanaklarım kıpkırmızıydı. Eğilip yüzüme soğuk su çarptım, ellerimle boynumu serinletmeye çalıştım. Tam o sırada, arkamdaki o tanıdık parfüm kokusunu duydum.
Ece tam arkamdaydı. Ben lavaboya hafifçe eğilmiş durumdayken, ellerini yavaşça belime yerleştirdi. O an vaktin durduğunu yemin edebilirim. Parmakları, beden eğitimi şortumun lastiğinden içeriye, karnımın o hassas düzlüğüne doğru süzüldü.
“Esra… çok sıcak değil mi?” diye fısıldadı kulağıma.
Nefesi boynumu yakıyordu. Hafifçe dikleştim ama kaçmak için değil, ona daha çok temas etmek için. Eli aşağıya doğru indikçe içimdeki o merak yerini dizlerimi titreten bir teslimiyete bıraktı. Dur demeli miydim? Hayır. Bu his o kadar yeni, o kadar pürüzsüz ve sıcaktı ki… Hayatımda hiç bu kadar “canlı” hissetmemiştim.
Dudakların Buluşması ve Keşif
Ece, boynuma küçük ama ıslak öpücükler kondurmaya başladı. Her bir öpücükte vücudumdaki tüm tüyler diken diken oluyordu. Eli artık çok daha aşağıdaydı ve o an anladım ki; Ece de en az benim kadar meraklı ve istekliydi. Daha fazla dayanamayıp ona doğru döndüm.
Sırtımı soğuk lavabo tezgahına yasladım, o ise üzerime geldi. Gözlerindeki o “ne olacağını biliyoruz” bakışı beni benden aldı. Önce alt dudağımı yavaşça dişlerinin arasına aldı, sonra dünyadaki en tatlı ve en yasak meyveyi tadar gibi öpmeye başladı.
Ellerim kontrolsüzce onun saçlarına ve sırtına gitti. Tişörtünün altından tenine dokunduğumda, bir kadının teninin ne kadar yumuşak ve pürüzsüz olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissettim. Soyunma odasının o loş ışığında, dışarıdaki dünyayı ve okulun kurallarını tamamen unutmuştuk. Sadece biz vardık; keşfedilmeyi bekleyen iki genç beden ve birbirine karışan ağır nefesler…
O gün anladım ki, merak sadece bir duygu değilmiş; bazen insanı hayatının en unutulmaz anına sürükleyen bir pusulaymış.
Soyunma odasındaki o loş ışık ve dışarıdan gelen donuk top sesleri, içerideki bu yoğun sessizlikle tezat oluşturuyordu. Artık sadece nefeslerimizin sesi vardı; kesik kesik, sıcak ve birbirine karışan nefesler…
Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında, aramızdaki o görünmez bağın fiziksel bir çekime dönüştüğünü hissedebiliyordum. Ece’nin gözleri, her zamankinden daha karanlık ve daha derin bakıyordu. Sırtım hala o soğuk lavabo tezgahına yaslıydı ama içimdeki yangın o kadar büyüktü ki, porselenin soğukluğunu hissetmiyordum bile.
Tenin Keşfi: Daha Derine
Ece, ellerini yavaşça tişörtümün altından içeri süzdü. Parmak uçlarının belimden yukarıya, kaburgalarımın üzerine doğru tırmanışı vücudumda elektrik çarpmış etkisi yaratıyordu. “Esra,” diye fısıldadı, sesi bu sefer daha hırıltılı ve arzuluydu, “Tenin hayal ettiğimden çok daha yumuşak…”
O an, içimdeki o son savunma mekanizması da çöktü. Ellerimi onun ensesine kenetleyip kendime daha çok çektim. Ece, boynumdaki o hassas noktayı bulmuş, orayı küçük ısırıklar ve ıslak dokunuşlarla adeta mühürlüyordu. Her dokunuşunda kalbim kasıklarımda atıyormuş gibi hissediyordum. Odaya sinen hafif ter ve deodorant kokusu, şu an dünyanın en afrodizyak parfümüne dönüşmüştü.
Zihnimden geçen o anlık düşünce: Allah’ım, bu zamana kadar neden sadece izlemekle yetinmişiz? Dokunmak, hissetmek… Bu çok daha başka bir boyuttaydı.
Sınırların Zorlandığı An
Ece’nin elleri daha cesurlaşmaya başladı. Beden eğitimi şortunun üzerinden bacak içlerime doğru inen parmakları, dizlerimin bağının çözülmesine neden oldu. Hafifçe inlediğimde, bu sesin odada yankılanması ikimizi de daha çok ateşledi. Ece durmadı; aksine, bu sesten aldığı cesaretle elini şortumun iyice içine, o en sıcak ve en gizli noktaya doğru kaydırdı.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimi sıkıca kapattım ve başımı geriye doğru attım. Parmaklarının kumaşın altındaki o ilk teması, sanki vücudumdaki tüm sinir uçlarını aynı anda uyandırmıştı. Sıcak, ıslak ve inanılmaz derecede yoğun… “Ece…” diyebildim sadece. Sesim bir yalvarış gibi çıkmıştı.
O ise durmaya niyetli değildi. Dudakları bu sefer kulak mememe yöneldi, orayı yavaşça dişlerinin arasına alırken eli ritmik ve ustaca hareket etmeye başladı. Vücudumun kontrolünü tamamen kaybetmiştim; tek odak noktam Ece’nin parmaklarının yarattığı o muazzam haz dalgasıydı. Her hareketinde kendimi daha çok ona bırakıyor, kalçamı istemsizce onun eline doğru itiyordum.
Doruk Noktasına Doğru
Odanın havası iyice ağırlaşmıştı. Ece’nin diğer eli tişörtümün üzerinden göğüslerimi kavradı, parmaklarıyla oradaki hassasiyeti keşfetti. İki farklı noktadan gelen bu yoğun uyarı, beynimi uyuşturuyordu. Öyle bir noktaya gelmiştim ki, dünya sadece bu daracık alandan ibaretti.
Ece’nin parmakları hızlandıkça, içimdeki o gerilim yayı iyice gerildi. Vücudum yay gibi bükülüyor, parmak uçlarım onun sırtındaki kumaşı parçalamak istercesine sıkıyordu. Ve sonra, sanki bir baraj kapısı açılmış gibi, tüm o biriken enerji vücuduma yayıldı. Titreyerek ona tutundum, başımı omzuna gömdüm.
Birkaç dakika boyunca sadece birbirimize sarılı halde, kalplerimizin sakinleşmesini bekledik. Ece, alnıma küçük bir öpücük kondurdu ve kulağıma doğru fısıldadı:
“Söylesene Esra… Perşembe günleri hep bu kadar güzel miydi?”
Gülümseyerek ona baktım. Gözlerindeki o muzip ve şehvet dolu pırıltı hala oradaydı. O gün o soyunma odasından çıktığımızda, ikimiz de artık sadece “arkadaş” olmadığımızı biliyorduk. Artık paylaştığımız, kimsenin bilmediği o yakıcı ve tatlı bir sırrımız vardı.




