Dışarıda gün batmış, caddenin gürültüsü yerini ıssız bir sessizliğe bırakmıştı. Son müşteriyi de uğurlayıp kepenkleri indirdiğimizde, marketin o floresan ışıklı, steril havası bir anda değişti. Ben (Can, 24), kasa sistemindeki son raporları alırken Zehra (22) rafları kontrol ediyordu. Mağaza kapılarını kilitleyip anahtarı cebime attığımda, koca binada sadece ikimiz kalmıştık.
Sistem işlerini bitirip üzerimdeki ağır yorgunluğu atmak için arka taraftaki depoya yöneldim. Deponun soğuk havası ve kolilerin arasında yürürken, Zehra’nın orada olduğunu fark etmedim. İçeri girdiğim an, Zehra’nın çoktan üstünü çıkarmış, sadece dantelli sütyeniyle kaldığını gördüm. Göz göze geldiğimizde zaman durdu sanki. Yanakları anında kızardı, elleriyle kendini gizlemeye çalışırken o utangaç ama davetkar gülümsemesi belirdi.
“Pardon, ben çıkacağını sanmıştım,” diyerek hemen arkamı döndüm ama kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başlamıştı. Arkamdan o yumuşak sesi geldi: “Can, dön bana tekrar…”
Döndüğümde hala öylece duruyordu; bakışları bu sefer kaçamak değil, doğrudan ve cesurdu. Yanına yaklaştıkça deponun o metalik kokusu, onun teninin kokusuyla karıştı. Ellerim istemsizce beline gitti, ardından parmaklarım sütyeninin kenarlarından süzülüp yumuşak tenine dokundu. Onu yavaşça özgür bıraktım. Teninin sıcaklığı ellerimi yakarken, kendimi onun göğüslerine gömdüm. Dudaklarım teninde iz bırakırken Zehra’nın nefes alışverişleri hızlandı, elleri kemerime gitti.
Kemerimin tokasının çıkardığı o metalik ses, sessiz depoda yankılandı. Ben onun göğüslerinde kaybolmuşken, o çoktan pantolonumdan kurtulup sertliğimi avuçlarının arasına almıştı. Dudaklarım yavaşça yukarı, boynuna ve oradan dudaklarına tırmandı. Derin bir öpücükle birbirimize karıştığımızda, artık ikimiz de kontrolü kaybetmiştik.
Onu yavaşça yere doğru yönlendirdim. Dizlerinin üzerine çöktüğünde gözlerindeki o arzu dolu parıltı her şeyi anlatıyordu. Beni büyük bir iştahla karşılarken, deponun loş ışığında sadece dudaklarının ıslak sesi duyuluyordu. Her hareketinde damarlarımdaki kanın daha hızlı aktığını hissediyordum. Bir süre sonra onu ayağa kaldırdım.
Zehra, önündeki koli yığınlarına yaslanıp arkasını döndü. Eğilip kalçalarının pürüzsüzlüğünde parmaklarımı gezdirdim. Dudaklarım ve dilim her kıvrımında dolaşırken, o sadece nefes nefese “Can…” diyebiliyordu. Sabrım tükenmek üzereydi. Kendi ıslaklığımızla hazırlık yapıp, yavaşça ve derin bir nefes alarak içine süzüldüm.
Önce yavaş, her milimetreyi hissederek başladık. Kolilerin gıcırtısı, ritmik nefes seslerimize karışıyordu. Sonra tempo arttı; her darbede deponun derinliklerinde bir yankı oluşuyordu. Zehra’nın elleri önündeki kartonlara sıkıca kenetlenmişti, ben ise onun beline asılmış, bu yasak anın tadını çıkarıyordum. Final yaklaştığında ikimiz de bitkindik ama bir o kadar da diri.
Saat epey geç olmuştu. Işıkları söndürüp, sanki az önce o fırtına kopmamış gibi toparlandık. Üstümüzü düzeltip marketin o ağır demir kapısından çıktığımızda, serin gece havası yüzümüze çarptı. Birbirimize bakıp gülümsedik. Artık o market, bizim için sadece bir iş yeri değil; her sabah açılışta veya her akşam kapanışta paylaştığımız bu büyük sırrın mabediydi.