KH Kayıp Hikayeler Gerçek Hikayeler • Gerçek Hayatlar
KH MAX

SON

Banyonun buğulu camları ardında, suyun gürültüsü Arda Bey ve Cansu’nun günahkâr nefeslerini saklayan bir perdeydi. Islak fayansların üzerinde yankılanan her ses, Ankara’nın o sessiz gecesine kazınan bir mühür gibiydi.

Buharın Altındaki Vahşi Teslimiyet

Arda Bey, yıllardır ilmek ilmek ördüğü otoritesinin, kızının suyla ağırlaşmış şeffaf dantelleri ve diri teni karşısında un ufak olduğunu hissediyordu. Cansu, sırtını babasının geniş ve nemli göğsüne yaslayarak başını geriye attı; ıslak saçları Arda’nın yüzüne dolanırken, kalçalarını babasının uyanan sertliğine her vuruşunda banyonun dar kabininde şapırtılı, ritmik bir ses yükseliyordu. Arda’nın elleri, suyun ve şehvetin yarattığı o muazzam kayganlıkla Cansu’nun belinden aşağı süzülüp, siyah dantelin açıkta bıraktığı dolgun etine vahşi bir açlıkla gömüldü.

Cansu, babasının elini tutup kendi ıslak ve sıcak kasıklarına bastırdığında, Arda Bey’in boğazından hayvansı bir hırıltı koptu. “Hissediyor musun baba? Bu sadece sıcağın ateşi değil,” diye fısıldadı Cansu, sesi suyun gürültüsüyle yarışan bir iniltiye dönüşürken. Arda, daha fazla iradesine hükmedemedi; kızını tek bir hamleyle duşun soğuk duvarına yasladı. Islak tenlerin birbirine çarpma sesi banyonun nemli havasında patladı. Arda Bey, Cansu’nun bir bacağını kavrayıp beline kilitledi ve suyun şelale gibi aktığı o dar alanda, tüm ahlaki sınırları banyonun ıslak zeminine süpürdü. Cansu, babasının sahiplenici ve sert hareketleri altında bir yay gibi gerilirken, tırnaklarını babasının omuzlarına geçirip hazzın doruklarında sessiz çığlıklar attı.

Sessiz Dönüş ve Sabahın İlk Işıkları

Dakikalar süren o fırtınalı anların ardından, suyun sesi kesildi. Cansu, sırılsıklam olmuş sabahlığını üzerine alıp bitkin ama zafer kazanmış bir edayla odasına süzüldü ve kendini yatağının kollarına bıraktı. Arda Bey ise üzerindeki suçluluk ve yorgunlukla yatak odasına, karısının yanına döndü. Hatice Hanım, yatakta hafifçe doğrularak, “Nerede kaldın Arda? Çok geciktin,” diye mırıldandı uykulu bir sesle. Arda, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak, “Sıcak çok bastırdı, duşun altında serinlemek istedim biraz,” diyerek bir yalanın arkasına sığındı ve karısının yanına uzandı.

Sabah olduğunda, güneş Ankara bozkırını yeniden kavurmaya başlamıştı. Kahvaltı masasında her şey ürkütücü bir normallikle ilerledi; akşamki fırtınanın izleri, kaçamak bakışlar ve sessiz gülümsemelerin arkasına gizlendi. Sofranın toplanmasının ardından Sude, üzerindeki gerginliği atmak bahanesiyle evden çıktı.

Parktaki Tehlikeli Oyun ve Otopark Kuytusu

Sude, erkek arkadaşı Berkay ile parkın en tenha köşesinde buluştu. Berkay’ın Sude’ye olan bakışları, genç kızın gri dar taytının üzerinde geziniyordu. Parkın ahşap bankında başlayan yakınlaşma, Berkay’ın elinin Sude’nin taytla kaplı bacağına atmasıyla alevlendi. Berkay, parmaklarını Sude’nin bacak içlerine, taytın kumaşını geren kasıklarına doğru kaydırdıkça Sude, evde abisiyle yaşadığı o yarım kalmış arzunun hırsıyla ona karşılık verdi.

“Burada olmaz, herkes görebilir,” diye fısıldadı Sude, ama Berkay’ın taytın üzerinden yaptığı baskı onu çoktan nefessiz bırakmıştı. İkili, parkın hemen yanındaki apartmanlardan birinin sessiz ve loş otoparkına sığındı. Beton kolonların gölgesinde, Sude’nin gri taytı kalçalarından aşağı sıyrılırken, genç kız sırtını soğuk betona yasladı. Berkay’ın dudakları Sude’nin boynuna gömülürken, Sude gözlerini kapattığında karşısında Berkay’ı değil, abisi Tarık’ın karanlık arzusunu görüyordu. Otoparkın serinliğinde, Ankara’nın boğucu sıcağından kaçan bu iki genç, aile evinde başlayan o büyük günah zincirine yeni bir halka ekliyordu.

Otoparkın loş ışıkları altında, beton kolonların gölgesine sığınan Sude ve Berkay için dünya, dışarıdaki Ankara sıcağından kopmuş, sadece birbirlerinin hızlı nefeslerinden ibaret kalmıştı. Sude’nin üzerindeki gri tayt, Berkay’ın sabırsız elleriyle kalçalarından aşağı, dizlerine kadar sıyrıldığında; soğuk betonun tenine değmesi Sude’de bir elektrik şoku etkisi yarattı.

Karanlıktaki Haz Patlaması

Berkay, Sude’yi soğuk kolonun üzerine daha sert bastırırken, dudakları genç kızın terli boynunda aç bir şekilde geziniyordu. Sude, gözlerini sımsıkı kapattığında Berkay’ın kokusunu değil, abisi Tarık’ın o keskin ve yasaklı aurasını hayal ediyordu. Bu hayal, kasıklarındaki yanmayı dayanılmaz bir boyuta taşıdı. Berkay’ın eli, taytın ve pembe dantelli çamaşırın engellerini aşarak Sude’nin tamamen ıslanmış, sıcak merkezine ulaştığında; Sude başını geriye, sert betona yaslayarak boğuk bir inilti koyuverdi.

“Sude, çok ateşlisin… Dayanamıyorum,” diye fısıldadı Berkay, parmakları Sude’nin hassas noktalarında sert ve ritmik hareketlerle gezinirken. Sude, tırnaklarını Berkay’ın tişörtüne geçirmiş, vücudu otoparkın serinliğinde bir yay gibi gerilmişti. Berkay, Sude’nin bacaklarından birini kavrayıp kendi beline dolattığında, aralarındaki sürtünme otoparkın boşluğunda ıslak ve tok sesler yankılatıyordu. Sude, yaşadığı bu vahşi hazzın doruklarında, zihnindeki Tarık görüntüsüyle birlikte kontrolünü tamamen kaybetti.

Ortak Günahın Gölgesi

Otoparkın derinliklerinden gelen her ufak ses, yakalanma korkusunu adrenalinle birleştirerek hazzı katlıyordu. Berkay, Sude’nin diri kalçalarını kavrayıp onu duvarda sabitlerken; Sude, ablası Cansu’nun kendisine öğrettiği o karanlık zevk sınırlarını şimdi bu beton yığınının içinde sonuna kadar zorluyordu. Her bir sarsıntıda, banyonun buharları altındaki babası ve ablası ya da odasındaki abisi gibi, o da ailedeki bu büyük ve gizli “günah mirasının” bir parçası olduğunu iliklerine kadar hissediyordu.

Dakikalar süren bu yoğun ve kontrolsüz patlamanın ardından, Sude bitkin bir halde Berkay’ın omuzlarına çöktü. Taytını yukarı çekerken bacakları hala titriyordu. Otoparktan çıkıp tekrar Ankara’nın yakıcı güneşine karıştıklarında, Sude artık sadece bir kız kardeş ya da evlat değil; o evin duvarları arasına sinen o büyük, karanlık ve ortak sırrın en genç temsilcisiydi.

“Aynı kan, aynı çatı, farklı bir arzu… Bazı sınırlar, aşılmak için değil, paramparça edilmek için vardır.” Ankara’nın gri gökyüzü altında, 4+1 bir evin sessiz koridorlarında yankılanan ayak sesleri, artık sadece bir kardeşlik bağını değil, büyük bir günahın ayak seslerini fısıldıyor. Sude; 18 yaşına adım atmanın verdiği o taze ve cüretkar enerjiyle, Z kuşağının rahatlığını masum bir yüzün arkasına gizleyen bir genç kız. Onun dikkatsizce savurduğu bir bakış, odasının kapısını açık bırakışı ve üzerinde taşıdığı o hafif giysiler; abisi Tarık için artık sadece “kardeşlik” demek değildi. Tarık; 23 yaşında, her şeyi kontrol altında tutmaya alışkın, sadık ve güçlü bir abi. Ancak Sude’nin okuldan döndüğü o öğleden sonra, her şey değişti. Bir anlık bir görüntü, zihninde asla silinmeyecek bir kıvılcım çaktı. Koruması gereken o “masumiyet”, artık onun en büyük sınavı ve en karanlık arzusuydu. Sarı saçlarının cazibesiyle evin içinde fırtınalar estiren abla Cansu ve her şeyden habersiz görünen kurnaz baba Arda ile çekici anne Hatice’nin gölgesinde; iki kardeş arasında gizli bir dünya kuruluyor. Kapılar kilitlendiğinde, aile bağları yerini tenin sıcaklığına ve yasak olanın dayanılmaz çekimine bırakıyor. Bu evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bakışlar derinleşecek, dokunuşlar cesurlaşacak ve her oda, yaşanacak ateşli ve zevkli anların sessiz tanığı olacak. Günahın en koyu rengine boyanmaya hazır mısınız? Çünkü bu hikayede geri dönüş yok; sadece son durak var.

Bölüm 1: Ankara Grisi ve Ten Sıcağı

Ankara’nın üzerine çöken puslu gökyüzü, şehrin beton bloklarını griye boyarken, bu üç katlı apartmanın ikinci katındaki dairede hayat, dışarıdaki donuk havanın aksine kaynamaya başlamıştı. 4+1 dairenin yüksek tavanları ve geniş koridorları, dışarıdan bakıldığında huzurlu bir aile yuvasının sessiz tanığı gibi dursa da, içeride her odanın kapısı kendine has bir sırrı saklıyordu.

Tarık, sabahın erken saatlerinden beri odasındaki masasına hapsolmuştu. Bilgisayar ekranından yansıyan mavi ışık, keskin yüz hatlarını ve hafif kirli sakallarını aydınlatıyordu. Yazılım projeleriyle uğraşırken odaklanmak onun en büyük yeteneğiydi ama bugün evin içindeki gürültü bu odaklanmayı imkansız kılıyordu. Koridordan gelen topuk sesleri, ablası Cansu’nun her sabahki hazırlık ritüelinin habercisiydi.

“Sude! Şu banyodan çık artık, saçlarımı yapmam lazım!” diye bağırdı Cansu. Sesi, evin her köşesine yayılan o iddialı ve baskın karakterinin bir yansımasıydı.

Cansu, 25 yaşının getirdiği o özgüvenle koridorda salınıyordu. Üzerindeki saten, kısa sabahlığı her adımda kalçalarına sürtünüyor, sarı saçları omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülüyordu. Tam o sırada mutfaktan çıkan annesi Hatice ile karşılaştı. Hatice, 44 yaşında olmasına rağmen hala girdiği ortamda tüm dikkatleri üzerine çeken bir kadındı. Sarışınlığı ve fit vücudu, kızı Cansu’ya miras kalmıştı.

“Sabah sabah bağırma kızım,” dedi Hatice, mutfak önlüğünü bağlarken. “Baban içeride gazetesini okuyor, kafasını şişirme.”

Arda, salonun köşesindeki koltuğunda, elindeki tabletten borsa haberlerini takip ediyordu. 45 yaşındaki bu adam, evin sessiz ama her şeyi gören gözüydü. Kurnaz bakışları, ailesindeki her bireyin zaafını ezbere biliyormuş gibi bir derinlik taşırdı.


Öğleden sonra olduğunda ev biraz daha sakinleşmişti. Tarık mutfağa geçip kendine ikinci kahvesini koyarken dış kapının açılma sesini duydu. Sude okuldan dönmüştü. 18 yaşına yeni giren bu genç kız, eve girdiği an ortama bambaşka bir enerji yayıyordu. Üzerinde okul forması yerine, ders çıkışı arkadaşlarıyla takıldığı belli olan oldukça rahat bir kombin vardı: Vücut hatlarını tamamen saran beyaz, ince bir askılı crop top ve kalçalarına düşük bir şekilde oturan bol bir kot pantolon.

“Selam millet, ben geldim!” dedi Sude, çantasını hole fırlatırken.

Tarık, elinde kahve kupasıyla mutfak kapısında duruyordu. Sude, abisinin orada olduğunu fark etmemişti. Ankara’nın o günkü beklenmedik sıcağı ve yürüyüşü onu terletmişti. Sude, askılı tişörtünün yakasını tutup hafifçe ileri geri sallayarak göğüslerine doğru hava girmesini sağladı. O an, ince kumaşın altından belli olan dik göğüs uçları ve hareket ettikçe açılan süt beyazı beli, Tarık’ın görüş alanına girdi.

Tarık’ın boğazı bir anda kurudu. Kardeşini her gün görüyordu ama bugün bir şeyler farklıydı. Sude’nin kumral saçları hafifçe dağılmış, yanakları sıcaktan pembeleşmişti. O çocuksu masumiyetin altında, yeni uyanmaya başlayan bir dişilik yatıyordu.

Sude başını kaldırıp abisini gördüğünde duraksadı. “Aa, abi? Sen mutfakta mıydın?” dedi hafifçe kızararak. Ama bu kızarıklık bir korkudan ziyade, yeni fark edilen bir farkındalığın ürünüydü.

Tarık zorlukla yutkunarak, “Yeni çıktım odadan,” diyebildi. Bakışlarını Sude’nin açıkta kalan belinden çekmeye çalıştı ama gözleri bir mıknatıs gibi o pürüzsüz tenin üzerinde takılı kalmıştı.

Sude, abisinin ona bakışındaki o ani değişimi hissetti. Utangaç bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Yanından geçerken, “Çok sıcak değil mi?” diye sordu. O geçerken Tarık’ın burnuna dolan hafif ter kokusuyla karışık şekerli parfüm, genç adamın başını döndürdü.


Akşam yemeği nispeten sakin geçmiş, gece herkes odasına çekilmişti. Tarık o gece sabaha kadar uyuyamadı. Zihninde sürekli o beyaz tişörtün havalanışı ve Sude’nin pürüzsüz bel kavisinin görüntüsü dönüp duruyordu. Kendi kendine kızdı, bu bir hataydı, o onun kardeşiydi. Ama arzu, mantığın bittiği yerde başlardı.

Ertesi sabah uyandığında evde garip bir sessizlik vardı. Annesi ve babası bir akraba ziyareti için erkenden çıkmış, Cansu ise bir arkadaşıyla kahvaltıya gitmişti. Sude’nin odasının kapısı kapalıydı, muhtemelen hala uyuyordu ya da kütüphaneye gitmişti.

Tarık, zihnindeki o ateşli düşünceleri dağıtmak umuduyla banyoya yöneldi. Sıcak bir duşun ona iyi geleceğini düşünüyordu. Banyoya girdiğinde, yerdeki çamaşır sepetinin hemen yanında unutulmuş, dün Sude’nin üzerinde gördüğü o beyaz askılı tişörtü ve yanında minik, pembe bir dantelli iç çamaşırını gördü.

Kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. Etrafı kontrol etti; ev sessizdi. Eğilip o pembe kumaş parçasını eline aldı. Kumaş o kadar ince, o kadar hafifti ki… Avucunun içinde kayboluyordu. Bir anlık tereddütten sonra, o yasaklı kumaşı burnuna yaklaştırdı.

Sude’nin teninin kokusu hala oradaydı. Taze, masum ama bir o kadar da kışkırtıcı bir koku. Gözlerini kapattı. Burnunu kumaşa iyice bastırarak o kokuyu ciğerlerine çekti. Hayal gücü dizginlerinden boşanmıştı. Kendini banyo tezgahına yasladı, diğer eliyle boxer’ının üzerinden sertleşmiş olan erkekliğini kavradı.

Kumaşı, kabaran penisine sürtmeye başladı. İnce dantelin yarattığı sürtünme, Tarık’ın nefesini kesti. “Sude…” diye fısıldadı karanlık bir arzuyla. Kardeşinin doğrudan tenine değen bu parçayı kendi teninde hissetmek, ona daha önce hiç tatmadığı bir haz veriyordu. Kumaşı penisinin başında gezdiriyor, her dokunuşta sanki Sude yanındaymış gibi hissediyordu.

Tam o sırada, evin ana giriş kapısının kilit sesi duyuldu. Tarık, elektriğe kapılmış gibi sıçradı.

“Tarık? Evde misin oğlum? Biz geldik, anahtarı unutmuşuz!” diye seslenen Hatice’nin sesi koridorda yankılandı.

Tarık büyük bir panikle elindeki iç çamaşırını sepetin içine fırlattı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atarken, titreyen elleriyle duşu açtı. Suyun sesi, hızlanan nefesini bastırmaya çalışırken, dışarıdan Cansu ve Sude’nin gülüşme sesleri de duyulmaya başlamıştı.

Yasak olanın ilk tohumu, o banyoda, o pembe dantelin kokusunda atılmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Günahın rengi, Tarık’ın zihnine bir daha silinmemek üzere kazınmıştı.

Ankara’nın bozkır sıcağı, güneş batarken bile etkisini yitirmemiş; 4+1 dairenin duvarları gün boyu emdiği sıcaklığı içeriye kusmaya başlamıştı. Akşam yemeği, her zamanki sıradanlığında geçmişti. Arda Bey, kurnaz gözleriyle sofradaki sessizliği tartarken, Hatice Hanım günün yorgunluğunu atmak için erkenden odasına çekilmişti. Tarık, yemek boyunca başını tabağından kaldırmamış, Sude’nin o masum ama zihnini altüst eden varlığıyla aynı masada oturmanın yarattığı baskıyla savaşmıştı.

Yemekten sonra evdeki rutin her bir karakteri kendi köşesine çekmişti. Cansu, odasındaki klimanın yetersiz kalmasından şikayet ederek Sude’yi yanına çağırmıştı. İki kız kardeş, Cansu’nun büyük yatağına uzanmış, magazin dünyasından ve Sude’nin okul maceralarından konuşuyorlardı.

Cansu, “Of Sude, bu sıcakta bu ev çekilmiyor, nefes alamıyorum!” diyerek üzerindeki ince tişörtü tek hamlede çıkarıp kenara fırlattı. Altında sadece dantelli, göğüslerini yukarı kaldıran siyah bir sütyen kalmıştı. 25 yaşındaki gövdesi, mükemmel fiziğiyle odadaki loş ışıkta parlıyordu. Özgüveni o kadar yüksekti ki, kardeşinin yanında böyle oturmak onun için sıradan bir durumdu. “Eğlenceli bir şeyler yapalım, libido bu sıcakta bile tavan!” diyerek kahkaha attı.

Sude, ablasının bu rahatlığına alışık olsa da, odadaki havanın bir anda değiştiğini hissediyordu. “Ben mutfağa gidip dolaptan soğuk bir şeyler alayım, boğazım kurudu,” dedi ve ayağa kalktı. Sude’nin üzerinde, incecik kumaştan, kalçalarını tam saran mini bir şort ve askıları omuzlarından neredeyse düşecek kadar gevşek, göğüs dekoltesi derin bir büstiyer vardı. Z kuşağının o “umursamaz ama çekici” tarzını her zerresiyle taşıyordu.


Mutfağın loş ışığına girdiğinde, Tarık’ın orada olduğunu görmedi. Tarık, tezgahın başında kendine sert bir içki hazırlıyordu. Sude, abisinin orada olduğunu fark etmeden üst dolaplara doğru uzandı. Bardaklara yetişmek için parmak uçlarında yükseldiğinde, şortu kalçalarında biraz daha yukarı sıyrıldı ve büstiyerinin askısı omzundan tamamen düştü.

Tarık, bardağını doldurmayı bırakmış, arkası dönük olan kardeşini izliyordu. Sude’nin pürüzsüz, süt beyazı sırtı ve belinin o kışkırtıcı kıvrımı tam karşısındaydı. Bir anlık cesaretle, sanki o da bir bardağa uzanıyormuş gibi Sude’nin arkasına yaklaştı. Aralarındaki mesafe santimlere indiğinde, Tarık’ın vücudundan yayılan sıcaklık Sude’nin sırtına vurdu.

Tarık, kolunu uzatırken gövdesini Sude’nin kalçalarına hafifçe sürttü. “Bardak mı lazım?” diye fısıldadı. Sesi, arzunun getirdiği o boğuk tondaydı.

Sude, bu ani yakınlıkla irkildi. Abisinin sert gövdesini arkasında hissetmek, tenine değen o yabancı ama çekici sıcaklık kalbinin hızla çarpmasına neden oldu. Ama masumluğu, bunun bilinçli bir dokunuş olduğunu anlamasına engeldi. “E-evet abi, yetişemedim,” dedi kekeleyerek.

Tarık, bardağı alırken geri çekilmedi. Aksine, nefesini Sude’nin boynuna doğru vererek bir an duraksadı. Sude’nin tenindeki o taze koku, banyoda kokladığı iç çamaşırının kokusunun bin kat daha yoğun haliydi. “Dikkatli ol ufaklık, bazen yüksekler tehlikelidir,” dedi ve elindeki bardağı Sude’ye uzattı. Sude bardağı alırken parmakları Tarık’ın ellerine değdi; ikisi de o an saniyeler süren ama asırlar gibi gelen o elektriklenmeyi yaşadı.


Sude, elinde soğuk içecekle hızla Cansu’nun odasına döndü. Kalbi hala yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Hemen arkasından Tarık, yarım kalan konuşmayı ya da belki de daha fazlasını arzulayarak koridorda belirdi. Cansu’nun odasının kapısı aralıktı. Tarık içeriye girmek üzereyken duraksadı ama kendini durduramadı.

Kapıyı hafifçe ittiğinde, yatakta yarı çıplak, sadece sütyeniyle uzanmış olan Cansu ile karşılaştı. “Aa, pardon! Ben müsait değilsiniz sanmıştım,” dedi Tarık, geri adım atar gibi yaparak ama gözleri Cansu’nun o dolgun ve dik duran göğüslerine, sütyenden taşan o pürüzsüz tene takılmıştı.

Cansu, abisinin bakışlarındaki o açlığı fark etmişti. O, masum olmayan bir kadındı ve bu oyunlar onun en büyük eğlencesiydi. Doğrularak yataktan kalktı, hiç istifini bozmadan Tarık’a doğru yürüdü. “Aman Tarık, yabancı mısın? Gel içeri, utanma,” dedi kışkırtıcı bir tonda. “Sude ile dertleşiyorduk, sen de katıl bize. Hava çok sıcak, bu evde gizli saklı mı olur?”

Tarık, odanın içine girdiğinde iki kadının yarattığı o yoğun kadınsı aura ile kuşatılmıştı. Bir yanda sadece sütyeniyle karşısında duran, cesur ve libido dolu ablası Cansu; diğer yanda yatağın kenarında oturmuş, dekoltesinden göğüsleri neredeyse fırlayacakmış gibi duran ve ona ürkek bakışlar atan taze kardeşi Sude…

Cansu, Tarık’ın koluna girdi ve onu yatağa doğru çekiştirdi. “Bak, Sude de yanıyor sıcaktan. Değil mi Sude?” diyerek Sude’nin çıplak omzuna dokundu.

Tarık, iki kadının ortasında kalmıştı. Odadaki o loş ışık, yasak olanın her tonunu tenlerine yansıtıyordu. Cansu’nun parmakları Tarık’ın kolunda gezinirken, Tarık’ın gözleri Sude’nin utangaç ama bir o kadar da davetkar bakan gözlerine kilitlendi. Ankara’daki bu 4+1 ev, o gece sadece bir aile yuvası değil; arzuların, temasların ve geri dönülemez günahların sahnesi olmaya hazırlanıyordu.

“Eee Tarık,” dedi Cansu, abisinin kulağına eğilerek. “Söyle bakalım, kardeşlerin bu kadar sıcakken sen nasıl bu kadar soğukkanlı kalabiliyorsun?”

Odanın kapısı hafifçe kapandı ve içerideki sıcaklık, dışarıdaki bozkır sıcağını çoktan geride bırakmıştı.

Tarık, iki kadının arasında, o dar ve sıcak odada hapsolmuş gibiydi. Cansu’nun cüretkarlığı, Sude’nin ise masumiyetle arzunun kıyısında gezinen o ürkek tavırları, Tarık’ın zihnindeki tüm ahlaki barikatları yıkıyordu.

Cansu, Tarık’ın kolunu bırakmadan yatağın üzerine bağdaş kurup oturdu. “Hadi ama, bu kadar gergin olma abi,” dedi ‘abi’ kelimesini üzerine basa basa, neredeyse alay edercesine söyleyerek. “Sude, sende de bir haller var bugün. Okulda biriyle mi atıştın?”

Sude, bakışlarını kaçırıp bacaklarını kendine doğru çekti. Şortunun yukarı sıyrılmasıyla Tarık’ın gözleri yine o pürüzsüz tene hapsoldu. “Hayır abla, sadece… hava çok basık,” dedi Sude. Sesi titriyordu. Tarık’ın az önce mutfakta ona arkadan temas ettiği anın sıcaklığı hala kalçalarında ve belinde asılı kalmıştı.

Tarık, yatağın hemen karşısındaki pufa çöktü. Gözlerini iki kardeşinden ayırmakta zorlanıyordu. Cansu’nun sütyeninden taşan teni ve Sude’nin o taze, Z kuşağı enerjisiyle harmanlanmış güzelliği arasında bir sarkaç gibi gidip geliyordu.

“Biraz müzik açalım,” dedi Cansu ve telefonuna uzandı. Odanın içine hafif, bas ağırlıklı bir R&B ritmi yayıldı. Cansu ritme uyup hafifçe omuzlarını sallarken, göğüsleri sütyenin içinde kışkırtıcı bir şekilde hareket ediyordu.

O gece, dışarıdan bakıldığında sıradan bir kardeş sohbeti gibiydi ama yüzeyin hemen altında bir volkan kaynıyordu. Arada sırada Cansu’nun Tarık’ın dizine vurduğu şakacı darbeler, Sude’nin “yanlışlıkla” Tarık’ın ayağına değen parmak uçları… Kimse konuşmuyor ama herkes o ten temasının peşindeydi.

Gece yarısını geçtiğinde, herkes kendi odasına dağıldı. Ancak fiziksel mesafe, zihinlerdeki ateşi söndürmeye yetmemişti.


Gece Yarısı: Sessiz Odalar, Gürültülü Mesajlar

Tarık yatağında sırtüstü uzanmış, tavanı izliyordu. Telefonunun ekranı karanlığı deldi.

[2:14] Sude: Abi… uyudun mu?

[2:15] Tarık: Hayır. Uyku tutmadı. Sıcak yüzünden herhalde.

[2:15] Sude: Benim odam çok daha kötü. Esmiyor bile. Cansu ablamın yanında kalacaktım ama çok horluyor haha.

[2:16] Tarık: Mutfağa gelip soğuk bir şeyler içseydin keşke. Az önce mutfaktaki gibi…

[2:17] Sude: Mutfaktaki gibi derken? Bardak alırken mi? 🙂

[2:18] Tarık: Biraz fazla yakındık. Rahatsız oldun mu?

[2:18] Sude: Hayır… Aksine. Kendimi güvende hissettim. Ama farklı bir güven. Sanki sadece abi gibi değildin.

Tarık’ın kalbi boğazında atmaya başladı. Yazıp yazıp siliyordu.

[2:20] Tarık: Nasıl bir güven Sude? Açık konuş.

[2:21] Sude: Bilmiyorum abi… Dokunuşun çok sıcaktı. Odamın kapısını aralık bıraktım biraz hava gelsin diye. Ama koridordan geçen olur diye korkuyorum.

[2:22] Tarık: Kimse geçmez. Herkes uyudu.

[2:23] Sude: Eğer çok susarsan… mutfağa giderken benim odama da bir bardak su getirir misin? Kapım açık.


Tarık, telefonun ekranını kapattı ve karanlıkta derin bir nefes aldı. Sude’nin bu “su” bahanesinin ne anlama geldiğini ikisi de biliyordu. Sude, masumiyetini bir kenara bırakıp abisini o yasaklı bölgeye, kendi odasına davet ediyordu.

Tarık yataktan kalktı, koridorun gıcırdayan parkelerine basmamaya çalışarak Sude’nin odasının önüne geldi. Kapı, Sude’nin dediği gibi aralıktı. İçeriden gelen loş ışık koridora sızıyordu. Tarık kapıyı usulca itti.

Sude, yatağın üzerinde yan yatmış, telefonunun ışığı yüzüne vururken abisinin gelmesini bekliyordu. Üzerindeki o ince büstiyerin askısı yine düşmüştü. Tarık içeri girdiğinde aralarındaki o sessiz anlaşma mühürlenmişti.

“Suyun nerede?” diye fısıldadı Tarık, elinde gerçekten bir bardak suyla.

Sude doğrulup oturdu, bardağı alırken Tarık’ın ellerini uzunca tuttu. “Su bahane abi… Sadece… odanın sessizliği beni korkuttu,” dedi ve Tarık’ı yatağın kenarına çekerek yanına oturttu.

O gece büyük bir patlama yaşanmadı ama iki kardeş, o yatakta yan yana, birbirlerinin nefesini duyacak kadar yakın oturdular. Tarık’ın eli, Sude’nin çıplak omzuna gitti ve yavaşça teninde gezinmeye başladı. Sude başını abisinin omzuna yasladı. Bu, sadece bir başlangıçtı; Ankara’nın sessiz gecesinde, günahın rengi yavaş yavaş koyulaşıyordu.

 



İletişim